1960 yılı öncesinde yazdığı bir yazı nedeniyle “komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla iki yıl ceza alır Yılmaz Güney. O dönemlerde ceza sistemi farklı işlemektedir; cezanın üçte ikisi cezaevinde geçirilir, kalan üçte birlik bölüm ise başka bir şehirde sürgün olarak tamamlanır.
1961 yılında bir film setinde yakalanan Yılmaz Güney, Kırşehir Cezaevi’ne gönderilir. Bir buçuk yıl boyunca cezaevinde kalır. Tahliyesine iki gün kala gardiyanlardan sürgün yerinin Konya olduğunu öğrenir. Cezaevinden çıkar çıkmaz Kırşehir Garı’na gider, bir bilet alır ve Konya’ya doğru yola koyulur.
Konya Garı’na indiğinde etrafta tanıdığı tek bir kişi bile yoktur. Bir fayton çağırır ve faytoncuya:
“Beni Konya’nın abisine götür,” der.
Faytoncu hafif gülümseyerek:
“Konya’nın iki abisi var,” diye cevap verir.
“Kimdir onlar?” diye sorar Yılmaz.
“Biri Deccal İhsan, diğeri Kürt Miço…”
“Bunlar nereli?” “Deccal İhsan Bozkırlıdır, Kürt Miço ise Vanlıdır.”
Bunun üzerine Yılmaz hiç düşünmeden:
“O halde beni Kürt Miço’ya götür,” der.
O dönem Kürt Miço, Konya’nın nam salmış kabadayılarından biridir. Kısa süre önce gazinocu Tahir’i vurmuş, bu yüzden de Saman Pazarı’nda bir akrabasının evinde gizlenmektedir. Emniyet güçleri uzun zamandır onu arasa da bir türlü bulamamaktadır.
Faytoncu, Yılmaz’ı hiç tereddüt etmeden Miço’nun saklandığı eve götürür.
Yılmaz Güney, tahta kapılı eski evden içeri girer.
Bir elinde üzüm, diğer elinde şarap vardır.
“Selamünaleyküm… Kürt Miço siz misiniz?” der.
Miço sert bakışlarla: “Benim,” diye cevap verir.
Yılmaz sakin bir şekilde anlatmaya başlar:
“Buraya sürgüne geldim. Kimseyi tanımıyorum. Sizin Kürt olduğunuzu söylediler. Ben de Kürdüm. Size misafirliğe geldim.”
Miço bu kez daha dikkatli bakar.
“Ne iş yaparsın?”
“Sinema sanatçısıyım. Sol görüşlü bir yazımdan dolayı ceza aldım.”
Miço, yanında oturan kardeşine döner: “Tanıyor musun bunu?” diye sorar.
Miço’nun kardeşi sinemayı çok sevmektedir. Yılmaz’ın Ala Geyik filmini izlemiştir.
“Tanıyorum,” der. “Filmlerde bıyıkları daha inceydi ama evet… Bu Yılmaz Güney.”
Miço kardeşine dönüp şöyle der: “Bunun solculuğu bizi ilgilendirmez. Artistliği de bizi ilgilendirmez. Ama bunun kabadayılığı bizi ilgilendirir. Buna güzel bir yer ayarlayın. Misafirimiz olsun.”
O dönem Ala Geyik, Yılmaz Güney’in ikinci filmidir. Yaşar Kemal’in romanından uyarlanmıştır ve Yaşar Kemal özellikle başrolde Yılmaz Güney’in oynamasını istemiştir. Filmden sonra Yılmaz Güney’in ünü hızla yayılmaya başlar.
Konya’daki günler geçtikçe Yılmaz çevreyi tanımaya başlar. Kahvelere gider gelir, insanlarla sohbet eder. Bölgedeki insanların çoğu Van’ın Özalp ilçesinden gelen, kendi geleneklerini ve dillerini yaşatan Miço’nun yakın çevresidir. Hem misafir olarak gördükleri hem de Miço’nun desteğini arkasına aldığı için Yılmaz oldukça rahat bir hayat sürer.
Kahvehanede “Eşekçi Kemal” lakabıyla bilinen biriyle her gün tavla oynarlar. Kemal yenildikçe sinirlenir, küfür etmeye başlar. Bu durum Yılmaz’ın çok hoşuna gider; insanların doğallığını, öfkesini, samimiyetini dikkatle gözlemler.
Zaman zaman Miço’yla birlikte gece hayatına da takılır. Genelev patroniçesi Şefika, Miço’nun sevgilisidir. Miço oraya gittikçe Yılmaz da onunla gider. İşte orada, Mersinli Yasemin adında bir kadınla tanışır. Önceleri yakınlaşırlar, sonra Yılmaz ona âşık olur.
Bir gün bu durumu Miço’ya anlatır ve evlenmek istediğini söyler. Miço’dan onayı aldıktan sonra Yasemin’le evlenir.
Yılmaz Güney, Konya’daki sürgün günlerinde neredeyse her gün Miço’yla birliktedir. Onun kabadayılık anlayışını, insan ilişkilerini, raconunu ve yaşadığı çevreyi dikkatlice gözlemler. Bu atmosfer Yılmaz’ı derinden etkiler.
Sürgün hayatı sona erdikten birkaç yıl sonra peş peşe Cesur, İnce Cumali, Hudutların Kanunu ve Seyit Han gibi filmleri çeker. Bu filmlerdeki karakterlerin çoğu, o yıllarda tanıdığı gerçek insanların hayatlarından izler taşır. İnce Cumali, Adana’da tanıyıp sevdiği bir insandır. Seyit Han ise Doğu’da bilinen gerçek bir kişiliktir. Yılmaz Güney, halkın içinden çıkan hikâyeleri beyaz perdeye taşır.
Kısacası Konya sürgünü, onun için yalnızca bir ceza dönemi değil; hayatı, insanı ve Anadolu’yu yeniden tanıdığı bir okul olur.
Bu yüzden yıllar sonra o günleri şöyle anlatacaktır:
“Urfa ortaokulumsa, Konya lisemdir.”
Yılmaz Güney, sanatını halkın acılarıyla yoğuran; demokrasi, eşitlik ve özgürlükten yana dimdik duran bir Anadolu çınarıydı. Onun hikâyesi, halkın hikâyesiydi. Anısı, mücadelemizde yaşamaya devam edecek.
NOT: Devrim ve özgürlük uğruna genç yaşta toprağa düşen Hüseyin Cevahir’i, ölümünün 55. yılında (1 Haziran 1971) saygı ve özlemle anıyoruz.